
Kendimle konuşurken afallıyorum; düşüncelerim durmadan aklımda dolaşıyor. Onları ne uyarabiliyor ne de engelleyebiliyorum. Yapabileceğim şeyler oldukça sınırlı. Çevremi onları daha rahat duymak için sessizleştiriyorum. Alışılmış bir huzur hissediyorum. Huzur nedir hatırlar mısın? Yaşama neyin ne olacağını hissedemeyecek kadar çok alıştım. Alışmaya engel olamıyorum. Alışmak bir tutsaklık mı yoksa yeniliğe bir düşmanlık mı? Bu soruları kendime sormam en büyük aksaklığı ortaya çıkarıyor. Kendimi görmeme engel olan bir akılla nereye kadar ilerleyebilirim? Sonsuza kadar! Bu sonsuzluğun kaptanı hangi zaman algısına sahip bilmiyorum.
Kontrolsüzlük olarak adlandırılan tüm kontrol dışı durumlar sabit bir perspektifle tanımlandığı için anlaşılamamıştır. Ansızın tanıştığımız dünyevi kavramların anlamı bizi hayrete düşürebilir. Anladıkça bulanıklaşan yarınlarımı düşünmeme engel olan tek şey bugünkü hayallerim. Sıkıca tutununca anlamını alışkanlıkla yitiren her düzensizliğe hayal adını veriyor ve ömür boyu peşinden koşuyoruz. Öğreniyorum işte! Bir gün ömrün sonsuzluğunu kendi faniliğimde bulacağım. Bunu keşfettiğimde ne diye bağırırım bilmiyorum. Sanırım "İmdat!" derim. En nihayetinde faniliğe alıştım.
Ölümümün sonrasını hayal edebilirim fakat ölümsüzlük ile baş edeceğimi düşünecek kadar ahmak değilim. Usulünce yaşamaya alışmış olmak yaşamı bayatlaştırıyor mu? Hangi tarafta olsam karşı tarafa karşı mahçup hissedeceğim. Bu arada kalışla yarınlara uğurlanıyoruz. Ne güzel, gözlerimi kapadığımda bana ait olan hiçbir şey yok. Kendi benliğimin yok oluşunu gözlemlemek isterdim. Sonra ne yapardım, sanırım ben de kendime katılmak isterdim. İşin sonunda yine bir şeyler unutulacak ve bu eksilişe bende dahil olacağım. Aklımdan gezen tüm düşünceler o zaman ne yapacak? Ben kendimi kurtarırım ama onlar kendilerine yeni bir gezi planı yapar mı? Bunu öğrenene dek zihnimdeki tüm yollar kuruyup gidecek, ben alıştığım için çiçeklerle uğurlanacağım.