Gonca'ya
- Kadriye Yağmurcu
- Jan 31, 2019
- 2 min read

Sanırım elinde kalemle yazmayı beklemek ve nereden başlayacağını düşünmek, söylemek istediğin bu kadar çok şey varken çok trajik ve zor bir durum. En çok böyle günlerde kızıyorum kendime, bize ve hayatı yaşayış biçimimize.
Kalemi kağıtla buluşturmak, bu satırları yazmak için bilgisayar başına oturmak bu kadar zor değilken, bazı şeyler bu kadar ulaşılabilirken neden bu kadar geç kalıyoruz? Aslında neyi yanlış yaptığımızı ve çoğu zaman ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Lakin icraat neden hep bu kadar zor ve ulaşılmaz geliyor bize? Ya da daha güzel bir sorum var. Neyi beklemekteyiz? Belki de uçurum gerekiyor kanatlanmamız için. Belki de kanatlanmadan yapamayacak insan. Hayatın huzursuz oyunlarından birinin kuralı olmalı bu.
Mesela hep sormuşumdur kendime; bir parçayı sevdiğim için mi ezberliyorum yoksa ezberlediğim için mi seviyorum? Onlu yaşlarımdan bu yana bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Bu sorumun cevabı tamamen karakterimle ilintili. Ben ezberlediği için sevenlerdenim. Alışkanlık ve aşina olma durumu rahat hissetmemi sağlarken, rahat hissediyor olmam da beni mutlu ediyor. Bahsettiğim şey tam tamına kocaman bir tanıdıklık hissi. Ardından kocaman bir güven ve sonundan en büyük anahtarım aidiyet geliyor. Aidiyeti de kucaklarsam eğer, başlıyorum mırıldanmaya.
Çevredeki insanlara ısınmak konusunda attığım adımlar, yazarlara bakış açım, şehirlere olan inancım, dans figürlerini kodlayıp başka parçalara hediye etmem hep aidiyetten. Tanıdık olma hissiyatını seviyorum. Nereden ve ne zaman geldiği önemli değil, o hissi versin istiyorum. 'Peki kötü şeyleri çağrıştırıyorsa da bu kadar betimleme yapacak mısın?' diye soracağını duyar gibiyim.
Gel gör ki tanıdıklık hissi kötü deneyim ve hissiyatları çağrıştırıyorsa, o zaman da aynı hızla çekiliveriyor bedenim ruhumdan. Bir rahatsızlık ve huzursuzluğa kurban ediyorum ruhumu. Bak işte grilerim yok. Ya siyahım ya da beyaz.. Griler varsa ben, akarsunun sesini duymak isteyen ama duyamayan Siddharta’dan farksızım.
Belki de bundandır işte yazma isteğinin olmasına rağmen oturup yazamamak, hep aynı nedenden ötürü, devasını arayan bir dertli gibi son çareyi oturmakta bulmaktandır bendeki. Belki kötü çağrışımlardır beynimi zapt eden, kavgam kendimledir. Belki de benliğimin iradesindedir problem. Belki de Nietzsche bulmuştu aslında problemi; ‘Vaktiyle kuşku kötüydü ve benliğin iradesiydi. Böyle buyurdu Zerdüşt.’ demişti.
Zerdüşt haklıydı, anahtar sıkıntımız kuşkuydu. Belki de kuşkunun en aza indirgenmiş hali de aşina olan ve güven veren şeylerdi. Ruh kuşku duyarken, yüzleşmek bu kadar utanç verirken, hala bazen dört yaşındaki çocuk gibi saklanırım umuduyla elleriyle yüzünü kapatırken nasıl kabuğundan çıkıp büyük adımlar atacak ki insan?
Ludovico çalıyor bir yerlerde, ruhum şaha kalkıyor. Yükseliyor göğüsüm, hızlanıyor ellerim. Sanki o piyanoyla ne kadar hızlı dans ederse ben de o kadar hızlı ve dolu dolu yazacakmışım gibi.
Neyse ki parça değişti.