
Kendimi yeşil bir kaleme benzetiyorum. Özellikle huzursuzluğun ve kaybetme korkusunun her zamankinden yoğun olduğu zamanlar. Çünkü çok ortak noktamız var. Yeşil bir kalemim ben. Yazısı ve rengi çok güzel olan (yeşil seven insanlar tarafından tabii) ve yazmayı çok seven insanların elinde sayfada kayıp giden mesela, hatta sayfa dolduğunda uzaktan bakıldığı zaman iyi iş çıkartmışım dedirten cinsten.
Gelin de görün ki beni eline alıp isteksizce yazmaya kalktıklarında o sayfanın çöpe gitmesine engel olamıyorum. Hem yazan kişi beğenmiyor hem de ben yazan kişinin benim gibi bir kaleme yaptığı işkenceden ötürü kızıyorum. Güzel yazamıyorsan ne sayfayı kirleteceksin ne de kalemin ucunu körelteceksin. Bu da bir nebze sorun değil. Lakin bazı durumlar oluyor ki hayal kırıklığına uğruyorum. Yazar bakıyor bana, rengime, ucumun sivriliğine, beni denemek için çizdiği bloknottaki karalamaya… Evet diyor harika, bu kalemle yazmalıyım. Ben de küçük bir çocuk gibi sevinçten çıldırıyorum ve hemencecik sayfada izim olsun istiyorum. Biraz beraber çalışıyoruz ve ben onun özenli hareketleriyle beraber sayfada kendimi buluyorum. Yazımız sonsuza kadar sürecek ve beni içimdeki kurşun bitene dek, içindeki uçsuz bucaksız serüveninden hiç ayırmayacak kadar güzel geliyor. Sonra yazar yoruluyor, dikkati dağılıyor, sıkılıyor, sonunu getiremeyeceğinden ya da sonunu getirdiğinde yüzleşeceklerinden korkuyor, amacından uzaklaşıyor ve sayfaya verdiği özeni yitiriyor. Bir anda mutluluk sarhoşluğum espressonun acı tadıyla buluşup kendine geliyor ve yazara dönüyorum. O kadar yavaş yazıyor ki onu gözlemleme ve yorumlama sürecim başlıyor. Meraklanmanın verdiği huzursuzluk, aşık olduğum ilhamı kaybetme korkusu ve gelecek kaygısıyla onu izliyorum. Kağıtla buluşmak biraz canımı acıtmaya başlıyor önce, her kağıda temas ettiğimdeki özensiz darbeler panik atak geçirmeme sebep oluyor. Başka kalemi eline alıp yazmaya devam etmesi fikri bile nefesimi kesebilir o an. Ağırlaşıyorum ve yazarın eline ağır gelip eklem noktalarına kan götüren atar damarları yormaya başlıyorum ve yazar o sırada o kadar yoruluyor ve o kadar isteksizleşiyor ki, sayfanın sonuna geldiğimde hayal kırıklığından başka bir şey hissedemiyorum. Ne ilham bana kendini gösteriyor, ne de ben onu bulabiliyorum. Muhteşem karşılama, inci kalem darbeleri ve doktor yazısını andıran sayfa sonlarından ibaret oluyorum. Benim için en kötü olanı da bu oluyor. Sonra ne ben o yazara kendimi gösteriyorum, ne de yazar benimle bir daha yazı yazmak istiyor. Çünkü yazar sayfa başlarını hatırlamıyor, ne kadar güzel yazdığımızı, içindeki ilhamın bende yarattığı gücü ve bir an önce yazmaya devam etmek istediğimi bilmiyor. Her şeyden önemlisi başladığım bir işi bitirebileceğimi anlamıyor. Sonuca bakıyor ve kendi isteksizliğini, eklemlerinin kalem tutarkenki yorgunluğunu, sinir uçlarındaki asetilkolinin yazmasını engellediğini, belki de korktuğunu gözardı edip kötü yazdığıma ve elini acıttığıma odaklanıyor, hep o acıyı hatırlıyor. Sonuç ne diye sorarsanız söyleyeceğim tek durum var. Ben diyeyim algı çatışması, siz deyin daha o kafaya gelememek*, atalarımız da desin uzun uzun; tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış…
Hayattaki yerim de böyle işte benim. Kalemim ben. Yeşil renkli, sivri uçlu, arkasında çok gösterişli bir silgisi olan ama kendini silecek kadar özel bir pvc’den yapılmamış, yere düştüğünde içinden kırılan ama bunu sadece açacakla açtığınızda fark edebileceğiniz, çok sivri olup ince yazmasını isteyip hunharca kalemtıraşla açtığınızda kendiliğinden kırılan, özenle yazmaya karar verip emek sarf ettiğinizde harika yolculuklara çıkacağınız, özenle yazmaya başlayıp sonra yazmaktan yorulduğunuzda yazınızı çin alfabesine çeviren ve her şeyden önemlisi yazarın eline aldığında hep aynı umutla* sayfada güzel ve anlamlı izler bırakmayı bekleyen bir yeşil kalemim. Aslında her şey açık ve basit. Yeşil bir kalemim ben, her kalem gibi içimdeki kurşun bir gün bitecek ve çöp kovasını ziyaret ettiğimde, kağıtlara bıraktığım izlerle kalacağım. Ya o izlerden oluşmuş bir kitabın verdiği gururla vicdanım rahat olacak ya da bir kitap bile oluşturamayacak kadar az yazılmış, kalemtıraşla törpülenmekten hiç uğruna kurşunu tükenmiş ve ilhamsız kalmış küçük kağıtlardan ibaret olarak, çöpte bir kedinin yemek sanıp önce koklayıp sonra da kafasını çevirdiği, silgisi kopmuş ve kurşunu bitik bir kalem olarak belediye çöpçülerinin beni geri dönüşme götürmesini bekleyen işlevsiz bir kalem olarak kalacağım.