top of page

Elbet Bir Gün Buluşacağız!

Ogün SAKA

Bir akşam üstü, evimin yakınındaki dalgakırana düştü yolum. Saat 5 civarları, hava kararmaya yakınken attım kendimi kayalıkların üzerine. Biraz ilerledikten sonra kendime oturacak güzel bir yer buldum. Deniz havası serttir, bakma öyle uzaktan sakin göründüğüne. Oturmamla beraber başladı rüzgar hiddetlenmeye. Öyle oturmuş ufku izlerken, biraz yukarıda rüzgara karşı tüm gücüyle kanat çırpan iki martı takıldı gözüme. Bir süre izledim çabalarını. Rüzgar ne kadar sert eserse, onlar da o kadar güçlü çırpıyorlardı kanatlarını. Anlamsız bir tebessüm belirdi yüzümde. İzlemeye devam ettim. Yan yana geldiler, arka arkaya geçtiler, altlı üstlü bile denediler ilerlemeyi ama nafile. Rüzgar öyle vuruyordu ki kanatlarına, bırak ilerlemeyi, havada zor duruyordu zavallı kuşlar. Bir süre sonra martılardan bir tanesi aniden değiştirdi yönünü. Rüzgara arkasını verip karaya doğru kocaman açtı kanatlarını. O karaya doğru süzülürken, diğeri vazgeçmedi. Şaşırdım, ne yalan söyleyeyim. Aynı hızla devam etti kanat çırpmaya. Bir süre daha izledikten sonra, limana yaklaşan geminin aniden çaldığı kornayla irkildim. Kol saatime eğdim kafamı, saat 6'ya dayanmış. Kalkıp evin yolunu tuttum.

Akşam yemeğinden sonra dolaptaki rakıyla beraber biraz peynir, biraz da kavunla çıktım balkona. Karşımda Karadeniz, yanıbaşımda Müzeyyen abla; denize karşı kaldırdığım iki dubleden sonra gözümde canlandı akşamüstü rastladığım o iki martı. Bir müddet onları düşündüm. Dalmışım öyle. Sonra Müzeyyen ablanın o dokunaklı sesiyle kendime geldim yarım yamalak oturduğum tahta sandalyede:

"Sen kimseyi sevemezsin."

Sonu gelmiş kadehimden bir yudum daha aldıktan sonra kafamı masadan kaldırıp deniz üzerindeki zifiri karanlığa doğru bakmaya başladım uzun uzun. Biz insanlar, tıpkı o iki martıya benziyorduk. Bir şekilde, bir yerlerde birleşiyordu yollarımız. Belki o iki martı gibi gökyüzünü değil fakat sokakları arşınlıyorduk birlikte.Caddeler bizim, semtler bizim, koca koca şehirler, denizler bizim. Sonra bir gün geliyordu, anzısın. Zor, aşılması çok zor bir gün. Böyle çırpınıp duruyorduk gökyüzündeki iki martı misali. Sonra birimiz, bu yorucu uğraştan vazgeçip hayatın tozpembe kısmına doğru açıyordu kanatlarını. O öyle süzülerek uzaklaşırken, sen devam ediyordun kanat çırpmaya. Belki gözün arkada kalıyordu, belki onsuz devam etmek istemiyordun ama devam ediyordun. Peki neden? İstediği şey o yola tek başına devam etmek değilse, neden debelenmeye devam eder ki bir insan? Gururundan. Başka neden olsun? Hırsından. Bir başına bırakılmayı kendine yediremediğinden. Zaafları yüzünden. Şöyle bir bakıyorum da dışarıdan halimize, çok basitleştirmişiz hayatı. Sırf birilerine onlar olmadan da yapabileceğimizi gösterebilmek için tek başımıza rüzgarlara karşı koymuşuz, hırpalamış, paramparça, viran hale gelmişiz. Müzeyyen abla sıkılmış olacak ki, kalktı oturduğu yerden. Balkonun kenarına doğru iki adım attı ağır ağır. Karanlık ufka doğru bakıp derinden bir of çekti, kaldığı yerden devam etti:

"Ben seni unutmak için sevmedim."

Bir, iki kadehin daha dibini gördükten sonra zorla kalktım oturduğum yerden. Müzeyyen abla şarkısını söylemeye devam ederken, balkon kapısından içeri attım kendimi. Yavaş yavaş geldim yatağımın yanına. Oturup birkaç saniye baktım yatağın tam karşısındaki aynaya. O gece her zamankinden biraz daha farklı görünüyordum. Hayatın beni daha ne kadar değiştireceğini düşünmeye başladığımda, başım da bir hayli dönmekteydi. Koydum kafamı yastığa. "Düşünme, oğlum." dedim kendi kendime, "Düşünme bunları. Geçen akşam ne demişti Müzeyyen abla?"

"Elbet bir gün buluşacağız." Fotoğraf: Mehmet Kaan İLDİZ

 

Bizi Takip Edin

©2018 by Ahtar Edebiyat

bottom of page